Harun Değer

Tarih: 03.01.2026 23:24

Güç Hukuku Çağı ve Kırılgan Egemenlikler

Facebook Twitter Linked-in

Bir devlet başkanının, ister fiilen ister fiilenmiş gibi bir algı yaratılarak, suçlu muamelesiyle yakalanıp başka bir ülkeye götürülebilmesi düşüncesi bile uluslararası düzenin hangi noktaya savrulduğunu göstermeye yeterlidir. Bu tablo, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temelini oluşturan devletlerin egemen eşitliği ilkesinin artık yalnızca metinlerde yaşadığını; sahada ise yerini çıplak güç hukukuna bıraktığını göstermektedir.

Bugün gelinen noktada soru şudur:

Gücü olan her şeyi yapabiliyorsa, güçsüz olanın neyi vardır?

Cevap ürkütücüdür: Hiçbir güvencesi yoktur.

Bu durum yalnızca Venezuela’yı ya da belli başlı “sorunlu” ülkeleri ilgilendiren bir mesele değildir. Aksine, küçük ve orta ölçekli tüm devletler için bir emsal teşkil etmektedir. Bir ülkenin lideri, uluslararası teamüller hiçe sayılarak hedef alınabiliyorsa, yarın başka bir ülke için bunun yapılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Uluslararası hukukun caydırıcılığı, güçlü aktörlerin keyfi tasarrufları karşısında hızla erimektedir.

Venezuela özelinde Türkiye açısından dikkat çekici bir başka boyut daha vardır. Maduro yönetimiyle kurulan ekonomik ve diplomatik işbirliği, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Türkiye’nin çok yönlü dış politika arayışının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. ABD’li yetkililerin tehditkâr üslup eşliğinde, ima yoluyla Türkiye’yi de işaret eden açıklamaları, meselenin yalnızca Caracas-Washington hattında sınırlı olmadığını göstermektedir. Bir müttefikin düşürülmesi, aynı zamanda o müttefikle ilişki kuran ülkelerin de mesajla hizaya sokulması anlamına gelir.

Bu noktada Türkiye açısından mesele, “Venezuela ne olur?” sorusunun ötesine geçmektedir. Asıl soru şudur:

Bugün Maduro’ya yapılan, yarın kime yapılabilir?

Öte yandan İran cephesinde yaşananlar, küresel bilek güreşinin bir başka yüzünü ortaya koymaktadır. Müdahalelerin artık doğrudan askerî işgallerle değil; toplum içi fay hatları kaşınarak, ekonomik baskılar ve psikolojik harp yöntemleriyle yürütüldüğü bir döneme girilmiş durumdayız. İran’ın zayıflatılması ya da çökertilmesi halinde, bölgesel dengelerin nasıl altüst olacağı sır değildir. Sağır sultan bile bilmektedir ki, İran’dan sonra gözlerin çevrileceği ülke Türkiye olacaktır.

Bu nedenle İran meselesi, yalnızca mezhepsel ya da ideolojik bir tartışma olarak okunamaz. Bu, bölgesel güçlerin tasfiyesi ve yeni bir düzenin inşası sürecidir. Ve bu süreçte sıranın kime geleceğini belirleyen şey hukuk değil, güç dengeleridir.

Küresel ölçekte ise tablo daha da karanlık bir hal almaktadır. ABD ile Çin arasındaki gerilim, yalnızca iki devletin rekabeti değil; dünya sisteminin geleceğine dair bir hesaplaşmadır. Bu gerilimin, öngörülemez liderlikler ve sert güvenlikçi kadrolarla

birleşmesi, insanlık açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Gücün sınırsızca kullanıldığı, fren mekanizmalarının devre dışı kaldığı bir dünyada, hata payı yok denecek kadar azdır.

Bugün yaşananlar bize şunu söylüyor: Uluslararası hukuk zayıfladıkça, savaş ihtimali güçlenir. Egemenlikler aşındıkça, kaos büyür. Ve belki de en acı gerçek şudur: Dün “istisna” denilen uygulamalar, yarının “normal”i haline gelmektedir. Bu yüzden mesele yalnızca Maduro, İran ya da Venezuela meselesi değildir. Bu, hangi dünyada yaşayacağımıza dair bir kader tartışmasıdır


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —